İslam dünyasının kalbi iki mukaddes mekânda atar: Kâbe ve Mescid-i Aksa. Biri kıblemizdir; yönümüzü tayin eder. Diğeri ise ilk kıblemizdir; tarihimizin, direnişimizin ve izzetimizin sembolüdür. Bugün bu iki kutsal mekân, aslında sadece taş ve toprak meselesi değil; bir medeniyetin, bir ümmetin ruh hâlinin aynasıdır.
Kâbe’nin etrafına baktığımızda artık sadece bir ibadet merkezini değil, göğe doğru yükselen devasa yapıları görüyoruz. Abraj Al Bait Towers gibi projeler, modern dünyanın ihtişamını temsil ediyor olabilir. Ancak bu ihtişam, birçok insanın gözünde maneviyatın önüne geçen bir gölgeye dönüşmüş durumda. Kâbe’nin etrafında yükselen betonlar, sadece fiziksel bir değişim değil; aynı zamanda zihinsel bir dönüşümün de göstergesi.
Bugün sorulması gereken soru şudur: Kâbe’nin etrafındaki bu kuşatma gerçekten bir ihtiyaç mı, yoksa bir zihniyetin yansıması mı?
Elbette milyonlarca Müslümanın hac ve umre ibadetini daha rahat yapabilmesi için altyapı gereklidir. Ancak bu ihtiyaç ile kutsalın ruhunu gölgeleyen aşırılık arasındaki çizgi giderek silinmektedir. Gökyüzünü delen saat kuleleri, lüks oteller, alışveriş merkezleri… Bunlar, ibadetin sadeliğiyle ne kadar örtüşüyor?
Diğer yanda ise Mescid-i Aksa var. Yıllardır işgal, baskı ve kısıtlamalarla gündemde olan bu kutsal mekân, bugün bir siyasi mücadelenin merkezinde. İsrail kontrolü altındaki Kudüs’te, Müslümanların ibadet özgürlüğü dahi zaman zaman kısıtlanıyor. Aksa’nın avlusunda yaşanan her gerilim, aslında ümmetin kalbinde hissedilen bir sızıdır.
“Mescid-i Aksa kimin elindeyse dünyayı o yönetir” sözü, tarihsel bir gerçeklikten ziyade güçlü bir sembolik anlatımdır. Evet, bir dönem İslam dünyası bilimde, siyasette ve kültürde öncüydü. Bu dönemde Aksa da Müslümanların hâkimiyetindeydi. Ancak bugün dünyanın güç dengelerini sadece bir kutsal mekân üzerinden açıklamak, meseleyi fazla indirgemek olur. Güç; bilgiyle, teknolojiyle, birlikle ve adaletle inşa edilir.
Bugün İslam dünyasının asıl meselesi, ne sadece Kâbe’nin etrafındaki binalardır ne de yalnızca Aksa’daki işgaldir. Asıl mesele, Müslümanların kendi iç dünyasında yaşadığı dağınıklık, parçalanmışlık ve yön kaybıdır.
Kâbe’nin etrafındaki betonlaşma, aslında bir zihniyetin sembolü hâline gelmiştir: tüketim odaklı, gösterişe açık ve ruhu ikinci plana atan bir anlayış. Aksa’daki işgal ise başka bir gerçeği yüzümüze çarpar: güçsüzlüğün ve dağınıklığın bedeli.
Çözüm, önce zihniyetin özgürleşmesidir. Kâbe’yi betonlardan değil, kalplerimizdeki dünyevileşmeden kurtarmak gerekir. Aksa’yı sadece siyasi sloganlarla değil, gerçek bir bilinç, birlik ve strateji ile savunmak gerekir.
Unutulmamalıdır ki; Kâbe özgürse bu sadece etrafında bina olmamasıyla değil, Müslümanların kalbinde taşıdığı anlamla ilgilidir. Aynı şekilde Aksa da sadece bir coğrafya değil; bir davanın, bir duruşun adıdır.
Bugün Kâbe’nin gölgesinde yükselen binalar bize şunu hatırlatmalı: Yüksek olan yapılar değil, değerlerdir. Ve Aksa’nın minarelerinden yükselen sessizlik bize şunu söylemeli: Sessiz kalan bir ümmet, zamanla kendi sesini kaybeder.
Son söz olarak, Kabe ve Mescid-i Aksa esir ise Müslümanlar da esirdir.

